18 Ocak 2016 Pazartesi

Film Yazısı: Suffragette – Diren! – 2016


Direne direne kazanan kadınlar.

13 Eylül 2015 Pazar

İlişki Durumu: Karışık 10. Bölüm Yazısı: "Ayşegül’ün Gözyaşlarıyız!"


Hani zaman geçer ve özlem başlar ya, Can’ın durumu da öyle işte. İş işten geçtikten sonra Ayşegül onun için değerli olmaya başladı. Ayşegül onu her şartta severim derken, Can için durum Ayşegül’ün elinden kayıp gitmesiyle, değerlenmesine dönüştü. Öyle gözlerini açıp kapatmayla, içinden totem yapmayla gelseydi keşke… Hayat öyle değil Can Bey!

İnsan şu hayatta ne yaparsa yapsın, duygularını kontrol etmek için ne kadar kendisini zorlarsa zorlasın, o iş o kadar da kolay olmuyor. Can ne diyor, “Anlaşmamızda kalbinin bana ait olduğu yazmıyor. İş icabı evlenmiş olabiliriz ama duygularımız buna dâhil değil.” Evet, duygular dâhil değil belki ama senin haberin yok be Can! Duygular çoktan işin içine girdi bile… Ve sen Ayşegül’ün kalbinin kimin için, nasıl atacağına – ya da atmayacağına- karar veremezsin.

Açıkçası Can’ı sevmiyorum. Berk Oktay da bu konuda yalan olmasın ama başarılı bir sevimsiz âşık yarattı. Bazı hal ve hareketleri çok doğaçlama geliyor niyeyse. Ayşegül bu bölümde, geçen bölüm yapılan sözleşmenin de etkisiyle ipleri eline aldı. Hatta durumu intikam alma boyutuna taşıdı. Ayşegül ve Can arasında, olan yine Murat’a oluyor. Adam ne yapacağını şaşırdı.

Üzülme sen, gün olur devran döner!
Dedik ya gönül bir kere yola çıktığı zaman dağları deler de amacına ulaşır. Ama şu hayatta çaresi olmayan en büyük hastalıklardan birisi de “karşılıksız aşk”tır. Ayşegül’ün durumu da böyle işte. Can ona kötü davranıyor. Onun görmediği zamanlarda iç çekip, ah vah etse de neye yarar? Karşısına geçip ben Elif’e gideceğim diyor. Ayşegül’ün gözünden sonunda aktı yaşlar.

İDK Can vs. BTTF Sarhoş Amca.
Bunun dışında Can ve Ayşegül atışmalarını daha da bir sevmeye başladım. Keyifli oluyor. Her ne kadar büyük oyuncu Can’ın acınası halleri bana garip gelse de eğlenceli. Hele Ayşegül’e reklam teklifi geldiğindeki halleri daha doğrusu kurduğu hayaller! Bayağı bayağı adam kendisini ‘homeless’ hayal etti. Makyaj abartı da olsa şahane olmuş. Aklıma Shameless’ın Frank’i ve Geleceğe Dönüş izleyenler bilir oradaki sarhoş amca geldi. Tipten çok karakter olarak elbette.


Can’ın aklı çok karışıktı bu bölümde. Tam dizinin adına yaraşır şekilde. Elif’le ne yapacağını bilmiyor, Ayşegül için sofralar kuruyor, onu Murat’a kaptırmak istemiyor. Ayşegül intikam aldığına sevinemedi bile. Diline doladığı ‘büyük gün’ neydi sonunda öğrendik ama ondan bir şey çıkmaz. Biliyoruz. Can öyle kolay kolay bırakmaz. Ayrıca Ayşegül’ün tam olarak neden boşanmak istediğini anlayamadım. Bir Sezen Aksu şarkısı der ki: “Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” 

Bu Elif bi’ garip  a dostlar!
Bekle be kızım! Her şey güzel olacak. Açıkçası Murat ve Ayşegül olurmuş gibi geliyordu ama düşündükçe ve gördükçe uzaklaşıyorum bu fikirden. Elif ise türlü oyunlar peşinde. O da ne istediğini bilmiyor. Triplerden trip beğen arkadaş! Bir de o nasıl bir beyaz tendir öyle. Hiç mi güneşlenmedin? Denize girmedin? Anlamıyor ben…

Ayşegül hikâyesini tamamladı, senaryosunu yazdı ve artık film çekilmek için hazır. Bu arada da Murat’ın oyunları giriyor devreye. Ne olacak merakla bekliyorum ancak Murat’ın neden böyle bir şey yaptığını anlamadım. Tabii bu durum Can’ın kendi silahıyla vurulması anlamına da geliyor. “Kim n’apsın senin senaryonu?” laflarından sonra Ayşegül’ün senaryosunu yazdığı filmde başrol olarak yer alması enteresan olacak.
Bak bu sefer eğlenceli oldu!
Ayşegül ve Mediha arasındaki sürtüşmelere de bayıldım. Bu sefer tam oldu yani. Reklam çekimi için işbirliği içinde olmaları eğlenceliydi. İsmail Dede’nin de cidden her şeyi bilme hali yok mu? Beni öldürecek. Geçen yazımda da söylemiştim, Can’ın babası dizinin etkisiz elemanı diye, bu bölümde kendisini hiç göremedik. Hayret doğrusu…

Can’ın duyguları olgunlaşıyor. Aslında karakter de öyle. Ayşegül’le hep bir sempatik hep bir mızmız ama doğru an geldiğinde romantik kokular da yayılmıyor değil etrafa. Üstünü örtmeler, sürpriz yapmalar, onu beklemeleri falan fena değil. Kim derdi ki Can Tekin, Ayşegül’ün yollarını gözleyecek.

Bundan sonra ne olur bilinmez. Bir koltuğa iki karpuz sığmaz derler. Can iyi düşünecek, taşınacak kararını verecek. Elif’ten ona yar olmayacağını da er geç anlayacak.

Murat yemek yemekten vakit bulsa, belki yalnız kalmazdı! 
Yalnız fark ettiniz mi bilmem ama Murat sürekli bir şeyler tıkınma peşinde. Can evde pilav-makarna yesin, adam Ayşegül’ü yemeğe çıkarmak için mi yoksa yemek yeme bahanesi olsun diye mi bilinmez sürekli tıkınıyor. Bulduğu köfteci de artık neyse? Zenginlik böyle bir şey herhalde.

Neyse bu hafta da böyleydi. Can üzdü, Ayşegül intikam almaya çalıştı. Murat kovaladı ama yine yakalayamadı. Ama helal olsun, pes edecek gibi değil. Elif kendi halinde takıldı. Mediha her zamanki gibiydi. Biraz romantik biraz eğlenceliydi. Haftaya görüşmek üzere…

bu yazı daha önce ekranella.com'da yayınlanmıştır.

7 Eylül 2015 Pazartesi

İlişki Durumu: Karışık 9. Bölüm Yazısı: "120+1 Maddelik Evlilik!"


Sorumluluk almak zor iştir. Hele de gönülden gelmiyorsa hiç çekilmez. Evlilik de böyle işte!

16 Mayıs 2015 Cumartesi

İstatistiklerle Survivor All Star ve Ada Konseyi


Survivor AllStar tüm hızıyla devam ediyor ve neredeyse seçimlerden daha çok konuşuluyor. Bunda Acun Ilıcalı’nın haftanın dört günü gösterilen yarışmayı artık çarşamba gününe de taşıyarak beş güne çıkarmasının da etkisi büyük. Sanki geriye kalan iki gün Survivor İzni’ne dönüştü. Sosyal medya ve internette AllStar olmasının da etkisiyle büyük bir hayran kitlesi var yarışmacıların. Daha önceki yarışmalardan var olan kredileri, etkileri ya da yarışma sonrasında ekranlarda v.s yer almalarının da payı fazla. Bakmayın Ünlüler-Gönüllüler diye ayırdıklarına. Aslında hepsi birer ekran yüzü ve ünlü…

YarışmacıGM%H%Genel
Ünlüler
Hakan272543.4251.9244
Doğukan232837.9745.0940
Pascal173927.3930.3530
Anıl81930.3029.6229
YarışmacıGM%H%Genel
Gönüllüler
Hilmicem391278.0876.4777
Turabi281663.7963.6363
Hasan301660.3165.2160
Bozok281656.9263.6358

6 Mayıs Çarşamba akşamı ada konseyi bir araya gelecek ve ünlüler takımından bir kişi oradan ayrılacaktı. Bu yazıyı yazdığım sıralarda ilk aday Hakan olarak görünüyordu. Dedim ki bu kadar göndermek istedikleri bu insan evladı şimdiye kadar neler yapmış! İstatistiklerle ortaya çıkaralım. Öncelikle bu istatistikler erkekler arasında olacak. Zira kızlar tarafı şu an işimize yaramıyor. Açıkçası Ünlüler Takımı Merve-Serenay-Berna üçlüsüyle şu an Gönüllüler’e karşı ezici bir üstünlük kurmuş durumdalar. Özellikle Merve Oflaz gibi zayıf bir yarışmacının gidişi istatistiklerini epey bir yukarıya çıkarıyor. Bu yüzden Ünlüler Takımı adına yarışmaları kazanmalarında en büyük etken erkeklerin gösterdiği/göstereceği performanslara bağlı kalıyor. Niye? Çünkü kadınlar zaten iyiler eğer erkekler oyun alabiliyorsa Ünlüler’in şansı artıyor. Öte yandan diğer takım için durum biraz daha karmaşık.
Gönüllüler takım olarak daha iyiler. Hilmicem’in üst düzey performansı kesinlikle takımı bir tık öteye taşıyor. Diğer yandan Turabi de rakip takıma karşı fazlasıyla üstün. Hasan ve Bozok için ise rakipleriyle daha denk olduklarını söyleyebiliriz. Sahra-Begüm-Nadya üçlüsü genel olarak zayıflar. Fakat Ünlüler Takımı’nda Pascal ve Anıl’a oranla daha fazla kazanma oranları takım olarak önde olmalarını sağlıyor. Bunun en büyük sebebi de genel olarak güçlü olan Ünlüler Takımı’ndaki kadınların beceri isteyen yarışmalardaki başarısızlıkları. Özellikle Ünlüler takım halinde atışlarda yokları oynuyorlar. Fakat Ünlüler Takımı’nın kızları daha hızlı oldukları için bu açıklarını kapatabiliyorlar. En azından daha çok deneme yaparak oyunları alıyorlar fakat erkekler için bunu söylemek mümkün değil. Ünlüler takımının en iyi atıcısı olabilecek Pascal hep hızından dolayı geride kalıyor ve kaybediyor bu tür atış oyunlarını. Evet, çok fazla konuştum ama bu açıklamayı yapmak gerekiyordu.

Yazının konusu bütün erkeklerin performansına dayalı olacak demiştim. Yukarıda 5 Mayıs 2015 tarihi itibariyle sitede yarışmacıların birbirleriyle oynadıkları oyunların istatistikleri var. Hakan’ın ilk aday olması vesilesiyle onun şimdiye kadar ne yaptığını görelim.

İstatistik açıklamasını da yapayım hemen. G: Galibiyet, M: Mağlubiyet, %: Şu an adada olanların birbirleriyle olan yüzdeleri ve H%: İki takım için Hakansız veya Hilmicemsiz oranlar. Galibiyet ve mağlubiyetler de H% ile orantılıdır. Genel: Şimdiye kadar yaptıkları yarışmaların oranları.

 İlk olarak Ünlüler Takımı erkekler olarak zaten başarısızlar bunu biliyoruz. Fakat bunda en büyük etkenin rakip takımda Hilmicem gibi bir yarışmacının olduğunu söylemek gerek. Ünlüler Takımı’nın Bozok-Hasan-Turabi üçlüsüne karşı istatistiklerini yukarıda görebilirsiniz.

 Hakan’la başlayalım. Ünlüler Takımı adına en iyi erkek yarışmacı kesinlikle kendisi. Hilmicem’le veya onsuz bir şey değişmiyor fakat Hilmicem’e karşı performansı %43.42’yken onu dışarıda bıraktığımızda %52’e yaklaşıyor. Bu da demek oluyor ki dört oyundan iki tanesini alma potansiyelinden, dört oyundan ikisini kesin alıra doğru bir başarısı var. Neredeyse %9’a yakın bir sıçrama söz konusu.

Doğukan, Hakan’ın hemen ardından geliyor. Her üç oyundan birini garanti alır dediğimiz Doğukan Hilmicem’le oynamasa bunu dört oyundan ikisini alacak potansiyele çıkarıyor. Evet, Hakan potansiyeli aşarken, Doğukan sadece bir potansiyel oluşturabiliyor. %7’nin üzerinde kazanma ihtimali artıyor. Az değil!

Pascal ve Anıl’ı birlikte değerlendirmekte fayda var. Anıl sakatlığından önce de iyi bir yarışmacı değildi açıkçası. Sakatlıktan sonra daha da kötü performanslar sergiledi. Evet, sakatlığının etkisi büyük! Haliyle bu konuda diyecek bir şey yok. Fakat o zaman sen bir Survivor değilsin demektir. Öncelikle bunları geçelim. Nasıl ki adaya ayağı alçıda bir yarışmacı çağırmıyorsan, ayağı alçıda olan ve iyileşse bile tam performans gösteremeyecek olan birini oynatmak doğru değildi. Bunu da görüyoruz. Pascal ise kimi zaman iyi olsa da genel olarak kötü. İki yarışmacının da istatistikleri yukarıda görülüyor. Hilmicem’le oynasalar da oynamasalar da yüzdelerinde çok bir değişim yok. Pascal’ın %3 gibi bir artışı olurken, Anıl’ın %0.7 gibi bir kaybı oluyor. Bunun sebebi de Anıl ve Hilmicem 6 oyun oynamışlar ve ikisini Anıl kazanmış. Bu hep böyle olur muydu? Pek sanmıyorum.


Kısaca Anıl ve Pascal, her üç oyundan bir ihtimal birini kazanabilecek yarışmacılar. Düşünün üçünü de kaybedebilirler. Zira %33’ün üzerinde değiller. Tartışmasız Ünlüler’in sürükleyicisi Hakan olarak görünüyor. Dediğimiz gibi kızlar zaten aşmış durumdalar. Erkeklerden fazladan bir katkı beklediğimizde işte durum bu! Eh, sen Hakan’ı gönderebilirsin elbette. Ama takımını da düşünmek zorundasın.
Bir de yukarıdaki tabloda Gönüllüler’in Hakan’la oynamadıkları zaman ortaya çıkan performansları var. Hakan’a kötü diyenlere gelsin. Hilmicem ve Turabi, Hakan’la oynamadıkları zamanda neredeyse aynı performanstalar. Yani Ünlüler’e karşı belli bir ortalamaları var.

Hilmicem, Hakan’la oynamadığı zaman performansı %1.5 daha iyi oluyor. Bunun sebebi de Anıl’a karşı az oyun oynaması ve diğerlerine göre az fark yapması. Haliyle çok ufak ve hayali bir fark oluyor. Turabi için ise değişen bir şey yok. Bu da iki yarışmacının farkını ortaya koyuyor. Yani herkese karşı üstünler. Mesele Bozok ve Hasan’a karşı kazanmak. İşte bu noktada Hakan devreye giriyor. Hasan, Hakan’la oynamadığı zaman %60.31’den %65.21’e çıkıyor ve üç oyundan ikisini kazanma potansiyelini yükseltiyor. Hatta ve hatta Turabi’nin diğer üç yarışmacıya olan oranının üzerine çıkıyor. Diyeceğim odur ki Hakan, Hasan’ı %5’e yakın yavaşlatıyor.

Bozok için de aynı durum geçerli. Hatta daha fazlası demek mümkün. Eğer Bozok, Hakan’la değil de diğer yarışmacılarla oynasaydı, Turabi’yle aynı oranı yakalıyordu. Yani Turabi ve Bozok, Anıl-Pascal-Doğukan üçlüsüne karşı aynı oranda oyun kazanmışlar. Bozok, Hakan’a karşı 9 oyun alırken 12 kere kaybetmiş. Büyük bir fark gibi görünmese de Ünlüler Takımı’nda Bozok’a karşı üstünlük kuran tek yarışmacı Hakan! Yani Hakan, Bozok’u %7’ye yakın bir oranda yavaşlatıyor.

Bu paragrafı elemenin gerçekleştiği sıralarda yazıyorum. Yani sonuç belli Serenay birinci oldu ve Pascal’ı potaya çıkartarak onun elenmesini sağladı. Görülen o ki Pascal çok rahatlamış. Berna’nın üzüntüsüne diyecek bir şey yok. Ünlüler Takımı adına bundan sonra bir şey değişmeyecektir. Ha Pascal, ha Anıl! Hatta ve hatta Anıl oynamazsa işleri daha da zorlaşabilir. Zira Gönüllüler hem oyuncu değiştirme avantajına sahip olacaklar hem de Hilmicem ve Turabi’yle kazanmaya daha yakın olacaklardır oyunlarda. Eh sayı azaldıkça işler de zorlaşıyor. Fakat Ünlüler’de giden Doğukan ya da Hakan olsaydı o zaman işler daha da kötü olabilirdi. Zaten şimdiye kadar istatistiklerde de görüldüğü üzere Pascal’ın gitmesi takım adına en doğru şey oldu. Bundan sonra ne olacağını göreceğiz.

Şunu da söylemek isterim kii adada neredeyse hiç kimseyi desteklemiyorum. Buna performans ve adaya katkı olarak denge sağlayan Doğukan da dâhil. Hasan’ın politik hale gelmeye başlayan birincilikleri ise bana çok suni ve yapay geliyor. Özellikle son dönemde malum ortamlarda da konuşuldu üzere “dedikodu” yapma oranı gün be gün artıyor. Merve Aydın ve Anıl bu konuda zaten birinciliği kimseye kaptıracak gibi değiller. Serenay ise oldukça abarttı. Hassasiyet ve üzülme durumundan işi inada bindirdi ve bu kendisini ister istemez itici bir hale getiriyor. Turabi sessiz bir şekilde köşesine çekilmiş durumda. Bozok’sa çoktan belli olduğu üzere gidici sadece Nadya’dan önce mi sonra mı? Orası belirsiz. Sahra’ysa biraz daha ılımlı ve performansını arttırmaya başladı gibi. Begüm’se elenme telaşının ardından gelen hırsla gösterdiği performansın altına düşmeye başladı bile. Berna ve Pascal ikilisine sadece gülüyorum. Berna performansıyla takıma büyük katkı sağlıyor fakat hal ve hareketleri sıfırın altında. Pascal her anlamda etkisiz eleman. Hilmicem’e diyecek bir şey yok. O da yalnızlaşmaya başladı. Biraz ortamın zıpırı gibi takılıyor. Pek umursamıyor ama yarışmalarda gösterdiği performansla kazanmayı en çok hak edenlerden. Hakan’a da söyleyecek pek bir şey yok. Bir sinsilik var ama diğerlerine kıyasla adada melek gibi kalıyor. Belki de başka bir şeydir. En azından itici değil ama bu haliyle işi zor. Biraz daha az konuşsa ve ılımlı olsa bambaşka bir hal alabilir yarışma onun için. Söyleyeceklerim bu kadardır. Hakan’a laf edenler önce kendi performanslarına baksınlar. Gönüllüler’de yatıp kalkıp Hilmicem’e dua etsinler. Yoksa şimdiye kadar aldıkları oyunların çoğunu Ünlüler’e kaptırmışlardı ve belki de sayıca daha azlardı.

Bu yazı daha önce ekranella.com'da yayınlanmıştır.

29 Mart 2015 Pazar

34. İstanbul Film Festivali’nde Yerli Dizi Oyuncuları



34. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde dokuz film var. Televizyon dizilerinde yer alan veya bu sayede tanıdığımız birçok isim de bu filmlerde yer alıyor. Ayrıca bu kategoride beş filmin Seyfi Teoman En İyi İlk Film ödülüne aday olduğunu da hatırlatalım.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Kusurlu Aşklar İçin Kusursuz Cinayet Planları // n03

Salonda bilgisayarla uğraşıyor gibiydi. Ama yalnızca mutfaktan ayrılmasını bekliyordu. Bir zamanlar sevgilisi olan ama şimdi yalnızca ev arkadaşı olan kız mutfakta yemek hazırlıyordu kendine.

Çok değil 3 hafta önce aynı odayı, aynı anları, aynı mutluluğu paylaşıyorlardı. Ya da taraflardan biri öyle olduğunu sanıyordu. Öyle olmadığını anlaması 3 hafta önceye dayanıyor. Bir daha öyle olmayacağını anlaması ise bir kaç gün önceye.

Tencere kapağının kapanma sesi geldi ve kız mutfaktan çıkarak banyoya gitti. Çocuk zaten o anda sessiz olan kulaklıklarını çıkararak dikkat kesildi. Duştan su sesi geldiği anda bilgisayarın başından kalkarak ses çıkarmadan mutfağa gitti. Tezgahın altından beyaz bir poşet çıkardı ve tencerenin kapağını açtı.

Kız banyodan çıktığında çocuk çoktan bilgisayarının başına geçmişti bile. 15 dakika sonra yemek hazır olduğunda isterse onun da yiyebileceğini söyledi çocuğa; fazla yapmıştı. Çocuk teşekkür etti, aç değildi.

Kız 10 dakika sonra mutfağa gitti, yemeğini aldı ve odasına girdi. Çocuk yüzündeki çarpık gerilimle bilgisayarın başında oturmaya devam ediyordu. Kızın bu gerilimi farketmesi imkansızdı. Suratı asık, göz göze gelmekten kaçınarak ilgisiz bir şekilde odasına girmiş, kapısını kapatmıştı. Bu çocuğa garip ve alışılması zor geliyordu. Artık aralarında kapı vardı. Eskiden üzerlerindeki kıyafetlerin dahi aralarına giremediği zamanları düşündüğünde şimdi bu kapanırken ses çıkaran kapı, orta şiddette bir tekmeyle ya da omuz darbesiyle kırılabilecek bu çelimsiz kapı eski çağlardan kalma bir kale kapısı gibi aralarındaydı. Çocuk bunları düşünürken kapı açıldı. Elinde boş tabakla kız çıktı. Çocuk da o yöne baktığı için bir an göz göze geldiler ama ikisi de hızlıca başka yere odaklandılar. Kız mutfağa gitti. Çocuk arkasından baktı. Hiç bir gariplik yoktu. Herşeyin yolunda olmasına üzülmedi, sevindi. Kız tabağını yarısına kadar doldurup tekrar odasına gitti.

Çocuk yalnızca oturuyordu. Bilgisayarının saatine 5dk arayla bakıyordu. Zaman geçmiyordu. Kız en son odasına girdiğinden beri 2 saat geçmişti ki odanın kapısı sert bir şekilde açıldı. Kız hızla banyoya yöneldi. Gelen seslerden anlaşıldığı kadarıyla kusuyordu. Çocuk bir süre bekledikten sonra bilgisayarını odasına bırakıp banyonun kapısına gitti. “İyi misin?” diye sordu. “Hayır” dedi kız.”Mideme kramplar giriyor.” Sözünü tekrar kusmak için kesti. Öğürdü ama kusamadı. İki kez hızlı ve derin nefes aldıktan sonra “Zehirlendim galiba.” dedi. “İçeriye giriyorum” dedi çocuk. “Gel!” diye yanıtladı kız.

Çocuk kapıyı açıp girdiğinde kız klozetin yanına çökmüş öğürüyordu. Pek fazla bir şey çıkaramamıştı. Zaten bembeyaz olan teni 2 kat daha solmuş, gözleri kıpkırmızı olmuştu. İstemsizce titriyordu. Çocuk kızı kucaklayıp odasına götürdü ve yatağına bıraktıktan sonra kale kapısını içeriden çekerek kapattı.

Kız “Hastaneye gidelim, çok kötüyüm.” dedi. Çocuk “Hastaneyi aradım, ambulans yolladılar.” diye cevapladı. Bu cevap onu biraz olsun sakinleştirmişti.

Titremeleri gözle görülür bir şekilde artmıştı. Vücudu kontrolsüzce sarsılıyordu. Kusmaya çabalıyor ama beceremiyordu. “Isıtıcıyı açar mısın?” dedi, “Çok üşüyorum.”

Çocuk ısıtıcıyı açtı. Kızın ellerini tuttu. Buz gibiydi. Kız ambulansı sordu. Çocuk “ Daha 5 dakika oldu, az sonra gelir.” dedi. Kızın başını dizlerine aldı. Saçlarını okşamaya başladı.

Kız çektiği acının yanında hissettiği korkuyla ağlamaya başladı. Gözünden sessiz yaşlar süzülüyordu çocuğun dizine. 40 dakika geçmişti ve ambulans hala yoktu. Ama kızın kafası allak bullak olmuştu ve hala ambulansı bekliyordu.

Gittikçe düşen beden ısısıyla birlikte “Ölüyorum.” dedi. Çocuk “Evet, ölüyorsun.” dedi. Kız kafasını kaldırıp bakmak istedi ama kaldıramadı. Gözlerini çocuğun gözlerine çevirdi.Çocuğun gözlerinde panik ve korku yerine donuk ve oldukça sakin bir ifade vardı. O anda kızın yüzü gözle görülür bir şekilde değişti. “Ne…. neden?” dedi. Çocuk “Ne, neden?” diye sordu. Kız “Ambulans neden hala gelmedi?” dedi. Çocuk “Çünkü aramadım” dedi. Kız “Neden aramadın!” diye bağırmak istedi ama aniden karnına giren sancıyla iki büklüm olup cümlesini tamamlayamadı. Çocuk yine de yanıtladı.

“Neden mi aramadım? Çünkü ölmeni istiyorum.” Kız “A..ama neden?” dedi. “Çünkü senin dünyadan yok olmanı istiyorum. Silinmeni istiyorum. Çünkü seni çok sevmiştim. Beni çok mutlu etmiştin. Ve bir o kadar da mutsuz ettin. Ve hala mutsuz etmeye devam ediyorsun. Düşündüm ki varlığın çok şey ifade ediyor ama yokluğun hiç bir şey ifade etmeyecek.”

Kız yanlarından sicim sicim yaşlar süzülen gözlerini çocuğa doğrultmuş hiç bir şey yapmadan, söylemeden çocuğu dinliyordu.

“Ne yaptığımı merak ediyorsun değil mi? Yolda yürürken bir ağacın kenarında çıkmış kahverengi mantarlar gördüm ve o anda plan tüm hatlarıyla aklımda canlandı. Hemen bir internet kafeye gidip bu civarda bulunması doğal olan zehirli mantarları araştırdım. Eve döndüğümde gelmene yakın bir saatte senin bilgisayarından da -şifresini değiştirmemişsin hala- bu tip bir araştırma yaptım ama tabi zehirsiz mantarlar üzerine bir araştırma oldu bu. Sonuçta böyle enteresan yemeklere meraklısın sen zehirlere değil.

Ertesi gün gidip en zehirli olanlarından bir poşet topladım. Hani geçen gün temizlik yaptığımı söyleyerek elimde eldivenlerle gelip senden istediğim beyaz poşet var ya işte o poşete. Bu akşam sen duştayken mutfağa gidip önceden göremeyeceğin kadar ufalttığım mantar parçalarını yemeğine döküp iyice karıştırdım. Ve işte şimdi buradayız.”

Çocuk konuşması boyunca duvara diktiği gözlerini son cümlesiyle birlikte kıza çevirdi. Kızın suratında hiç bir nefret yoktu. Yalnızca hissettiği ölüm korkusunun şaşkınlığa dönüşmüş hali vardı. “Ölüyorum!” dedi yalvarırcasına. “Evet, ölüyorsun.” dedi çocuk basit bir gerçeği açıklar gibi.

Kız doğrulmaya çalıştı ama çocuk yardım etmedi. Kız doğrulamayınca kollarını öne getirmeyi başarıp çocuğun beline sarıldı. Çocuğun beklemediği bir şekilde gözleri doldu. Kız ansızın gelen şiddetli sarsıntılarından birini yaşadıktan sonra yüzünü çocuğun karnına gömerek gürültülü bir şekilde ağlamaya başladı. Artık öleceğinden emindi ama bundan ölesiye korkuyordu. Çocuk teselli etmek istercesine kızın başını elleri arasına alıp saçlarını okşamaya başladı tekrar. Gözlerine dolan yaşları salmıyordu. Ağlamayacaktı. Kız ise hiç bitmeyecek gibi ağlıyordu.

Bir süre sonra vücudundaki kasılmalar azaldı. Ağlaması gitgide sönmeye başladı. Hareketleri yavaşladı. Derin ve hırıltılı bir şekilde nefes almaya başladı. Çocuğun bacaklarına değen göğsü şişti, indi. Şişti, indi. Ve hareketsiz kaldı. Çocuk da hareketsiz kaldı bir süre.

Daha önceden planladığı gibi ambulansı aradı. Ambulansı aradıktan hemen sonra eline eldiven geçirip birbirine çok benzeyen zehirli ve zehirsiz mantarların bir arada olduğu beyaz poşeti dolaba bıraktı. Görevliler geldiğinde onlara odasında kulaklıkla müzik dinlediğini, tuvalete gitmek için çıktığında yerdeki kusmukları görüp kızın odasına gittiğini ve hemen onları aradığını söyledi. Ama geç kalmıştı. Az önce tuttuğu gözyaşlarını şimdi akıtıyordu. Ev arkadaşı ölmüştü ve çok üzgündü.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Balık [2014] - İnsanın doğayla imtihanı!


Derviş Zaim’in son filmi Balık 17 Ekim günü sinema salonlarındaki yerini aldı. Başrollerinde Bülent İnal ve Sanem Çelik’in oynadığı bu filmde, Derviş Zaim insanın doğa ile olan ilişkisini mistik unsurlar kullanarak ele alıyor. Zaim flashback’ler yaparak anlattığı bu filmde sona adım adım ve sağlam bir şekilde ulaşıyor.


Küçük bir balıkçı kasabasında zor şartlar altında geçimini sağlamaya çalışan Kaya, bir yandan da hasta kızının iyileşmesi için çabalamaktadır. Fakat bu yolda bir hayli zorlanıyordur. Bir yanda balık çiftliği kurup zengin olma hayalleri, bir yanda ekonomik durumunun kötü oluşu ve kızının hastalığı derken Kaya, doğa ile zorlu bir mücadeleye girer. Zorlu her ne kadar ailesinin geleceğini düşünerek hareket etse de doğayı katlederek kendisinin de sonunu getiren bir sürece giriyor.


Sanem Çelik’in canlandırdığı Filiz ise Kaya’nın zıttı bir tavra sahiptir doğaya karşı. İlk andan itibaren göle olan borçlarını ödemek ister. Böylece karşılığını alacaklarını düşünmektedir. Bunda gördüğü rüyaların etkisinin de olduğunu söyleyebiliriz. Ki karakterin yaratımı da zaten bizi o yöne sürüklüyor.
Kurgu ve görüntü olarak film diğer yönlerinden daha fazla öne çıkıyor. Açıkçası oyunculukları yetersiz bulsam da, bu yetersizlik filme olumlu yönde katkı sağlıyor. Yani oyunculardan çok hikâye daha belirgin bir hal almış. Onların yaşamları üzerinden filmin ana meselesi olan doğa ve insanın sürdürülebilir dengesi, doğanın tahribatı ve bunun insana geri dönüşü üzerine düşünme imkânı buluyoruz.


Filmin müzikleri Marios Takoushis’e ait. Müziğin kullanımı da ayrı bir tat katmış filme. Filmin kırılma noktaları, doğayla insan arasındaki ilişkide doğanın sesi, isyanı diyebileceğimiz anların tasvir biçimi de filmin mistik havasını kuvvetlendiriyor. Usta yönetmen arzuladığı atmosferi yaratmayı başarmış filmde. Bunun yanı sıra var olan bir eksiklik hissinin de olduğunu söylemek isterim. İzlemeye değer, düşündürtücü bir film.